Haberci71.com -  Kırıkkale Haberleri
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Arınmaya yolculuk 23 bölüm

Fazlı GÜVENTÜRK

28 Kasım 2012, 19:22

Fazlı GÜVENTÜRK

Arınmaya yolculuk 23 bölüm

            Yol arkadaşı

            Sevr dağının tepesine çıkarken ve zirvede hep aynı şeyi düşündük. Nasıl çekmiş, neden çekmiş, nasıl dayanmış, nasıl bir sabır, nasıl bir metanet, nasıl bir teslimiyet.

            Zirvede zirve insanını düşünüyoruz. İstese rabbinden dilese o şehri başlarına yıkacağını bildiği halde sabredip helak olmalarına razı olmuyor, içlerinde imana gelecekler var, doğru yolu bulan olacaktır diye nefisine hakim olup dilemiyor böyle bir şeyi. Allah’ım ne büyük şahsiyet. Ama işte ondan dolayı o “en” işte ondan dolayı, insanlığın efendisi, en sevileni, en beğenileni, en canların feda edileceği, “en”i işte. O peygamber.

            Peki ya diye düşündük Sevr dağında.peki ya onun yol arkadaşı, dava arkadaşı, sırdaşı, yoldaşı Hz Ebubekir.

            O ne güzel bir şahsiyet. Peygambere ne güzel inanmışlık, ne büyük itaat var, ne büyük teslim olup o söylüyorsa doğrudur demektir yarabbi.

            İnsan hayatında nasıl böyle bir arkadaş istemez. Nasıl böyle kanını canını dayayacağı dost istemez.

            Alışkanlıkların olacak, inanmışlıkların olacak, geleneklerin olacak ve biri bir gün çıkacak, kıracak tüm putları. Yok, artık bunlar diyecek. Tek Allah var tek tanrı var ve ben bu Allahın resulüyüm. Bundan sonra batıl yok diyecek. Sen tüm geçmişi silip “la ilahe illallah Muhammed Resulullah” diyecek ve ondan gayri itaat ve teslimiyetin üst sınırını yaşayacaksın. Ne güzel dostluk ne güzel itaat.

            Günümüzde tüm özelini paylaştığı eşler bırakın kanla canla ilgili konuları incir çekirdeğini doldurmayan konularda nasıl kavga edip ayrılıyor, kaç dost vardır konu can olunca hayat olunca “senden geliyorsa eyvallah” diyecek veya diyebilecek. Çok görmüyorum, olduğuna da çok inanmıyorum.

            İşte böyle bir dost. Peygamberin yanında duruyor, ona zarar gelmesin diye ayağını yılana sunabiliyor.

            Günümüzde dedikoduların, çıkarların, bir bardak çay parasını  hesap edildiği düşünüldüğünde, laf sokmadan adım atılmadığı düşünüldüğünde, adam harcamanın bu kadar kolay olduğu değerlendirildiğinde o dostluğun anlamı,daha bir başla çıkıyor ortaya.

            Şimdi acizane bir soru. Var mı böyle bir dostunuz. Elbet bu kadar olmaz. Ama var mı buna yakın sostunuz. Sizin her dediğinize doğru diyecek ve sizi canından aziz bilecek dostunuz var mı? Bu gruba eşiniz, kızınız, oğlunuz, babanız, anneniz, kardeşiniz hülasa herkes dahildir. Var mı?

 

ARAFAT

            Mekke’nin 25 km. güney doğusunda ova görünümünde düz bir alandır. Haccın aslî rüknü olan Vakfe burada yapılır.

            Rivayete göre Hz. Âdem Seylan Adası’na, Hz. Havva Cidde’ye indirilmişlerdi. İşlenilen hatanın neticesi olarak cennetten ayrılmaya, bir de eşinin ayrılığı ilave edilmiş, koca dünya onlar için ikinci bir zindan olmuştu. Görüşecek, konuşacak, dertleşecek tek insanın bulunmadığı dünya her birini diğerine özlettikçe özletmiş, ne yapacağını bilemez hale getirmişti.

            Bu arada Hz. Âdem tarafından: “Ey Rabbimiz, biz kendimize gerçekten yazık ettik. Eğer bizi bağışlamazsan, merhametinle muamele buyurmazsan elbet perişanlığa düşenlerden oluruz.” duasına ilave olarak hanımına tekrar kavuşturması için de niyazda bulunduğu muhakkaktır.

            Yıllarca birbirinden ayrı kalan ve devamlı Yüce Mevlâ’ya niyaz eden bu iki insan, nihayet kendilerine gelen ilhamla belli bir istikamete doğru yürümeğe başlamışlar ve Mekke’nin Arafat mevkiinde ve bugün “Cebel-i Rahme” adıyla bilinen tepede buluşmuşlardı.

            İşte Arafat dağının önemi bu tarihi olaya binaendir. Arafat sahrasında, bu tepenin üzerinde beş metre yüksekliğindeki dikilmiş taş, insanlığın babası ve annesi olan bu iki insanın buluştuğu yerdeki aziz hatırayı temsil için yapılmıştır.

            Hacılar, burada, makbul olan tövbeleri, istiğfar ve duaları sonunda geçmiş günahlarından arınarak cennete lâyık manevi kokular kazanmaktadırlar.

            Şu halde Rabb-ı Rahîm’in, bir lütuf olarak bu vasıflarla mümtaz kıldığı bu mübarek beldeye Arafat denmesi, bütün bu manaları taşımasındandır.

            Hac günlerinde, yani Arife günü Arafat bir başkadır. Arafat’ın öyle bir nûrânîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve katiyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini Arafat’ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar.

            Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıldar durur… ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalplerinin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, bizi, en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. Hislerimizi şahlandırır… gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zenginliklerde dolaştırır.

            Arafat’ta, sabahlar da, guruplar da hep derinlik solurlar ve ihtimal ki, en yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalplerimize boşaltır ve bize varlığımızın gayeleri adına neler neler fısıldarlar. Ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

            Arafat’ta insan, duanın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şahit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen dualar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır.

            İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh-u efgânı duydukça, seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâsıyla gençleştiğini, ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini sanır.

            Dünyaya ait her şeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mîzân endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Af olacaklarını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin vâridatını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.

            Peygamberimiz: “Hac Arafat’tır” buyurmuştur. Bütün mezheplere göre; Vakfe zamanı içerisinde bir an bile olsa Arafat’ta bulunmayan kimsenin haccı geçersizdir.

            Arafat’ta zamanın her anını çok iyi değerlendirmek gerekir. Efendimiz, Arafat’ta ellerini kaldırıp dua etmiş, bir eli yorulunca diğerini kaldırarak bütün gününü dua ile geçirmiştir. Yeme-içmeye yönelmemiş, içtiği bir miktar su ile oruçlu olmadığı anlaşılmıştır.

            Arafat’tan başka o gün dünyanın hiçbir yerinde bu kadar insan, ibadet niyetiyle bir araya gelmemiştir. Hacı adayları arife günü Arafat meydanında kefeni hatırlatan bembeyaz ihramlarıyla birlikte kılınan öğle ve ikindi namazlarından sonra vakfe yaparlar.

            Başlar açık, ayaklar yalın... Yüce Yaratan'dan bin bir ümit ve gözyaşlarıyla bağışlanma dilerler. Milyonlarca insanın bu bekleyişi adeta mahşer gününü hatırlatır.

            Yazının devamı bir sonraki gün           

Bu haber 3726 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
SAĞLIK HER ŞEY AMA YA SAĞLIKÇI11 Ocak 2018

HABER ARA


Gelişmiş Arama

REKLAMLAR



 


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi