Haberci71.com -  Kırıkkale Haberleri
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM
DüğünlerimizFOTOĞRAFLAR HER ZAMAN İBRET VERİR VE BİRŞEYLER HATIRLATIR-2 (açın)FOTOĞRAFLARIN DİLİ OLSA-3Künye

EN ÇOK OKUNANLAR

Arınmaya yolculuk 55 bölüm

Fazlı GÜVENTÜRK

16 Ocak 2013, 02:14

Fazlı GÜVENTÜRK

Arınmaya yolculuk 55 bölüm

            Kalbi Mekke için Medine için yanıp tutuşan ve oralara ulaştığında 9 şiddetinde sarsılanlar için yazılmış, hem bir rehber olsun, hem yaşadıklarımızı anlatısın amaçlı bu yazılara vesile olanlardan Yaradan razı olsun..

          Ebû Dücâne, Hz. Hamza, Hz. Ali, Abdullah bin Cahş, Zübeyir bin Avvam gibi ölüm fedaileri düşman saflarına daldılar. Önüne gelenleri biçiyor, düşman saflarını yarıp yırtıyorlardı.

            Hz. Hamza, elinde iki kılıç: “Ben Allah’ın arslanıyım.” diye döne döne kılıç sallıyordu. O gün şehit edilinceye kadar otuz bir müşriki tepelemişti. Müşrikler neye uğradıklarını anlayamadılar, korku ve dehşet çığlıklarıyla kaçmaya başladılar.

            Savaşın ilk safhası Müslümanların lehine neticelendi. Düşman savaş meydanından uzaklaşırken, mücahitler de geride kalan ganimetleri toplamaya başladılar. Heyecan azalmış, Müslümanlar zafer neticesinde gevşemişlerdi.

            Ayneyn tepesindeki okçular, manzarayı seyrediyorlardı. Kaçışan müşrikleri görünce görevlerinin sona erdiğini düşünerek, aşağı indiler. Komutanları Abdullah bin

Cubeyr’in bütün uyarılarına rağmen geçiti terk edip ganimet toplamaya başladılar.

            Bu durum karşısında ömrü boyunca hiç yenilmemiş, harp dâhisi Halid bin Velid’in aradığı fırsat eline geçmişti. ikiyüz kişilik atlı birliği ile Ayneyn tepesinin arkasından dolaştı, tepede kalan okçuları da şehit ettikten sonra, İslam ordusuna arkadan saldırıya geçti. Halid bin Velid’in beklenmedik bu hücumu çok ani oldu.

            Kaçan müşrikler geriye döndü, arkadan atlı müşrikler saldırıya geçmişlerdi. İslam ordusu iki düşman arasında kalmış, her şey bir anda değişivermişti. Bu karmaşada birbirini şehit eden mücahidler bile olmuştu. İslam ordusu çabuk toparlanamadı.

            Peygamber Efendimizin etrafında on-onbeş kadar mücahid kalmıştı. Müşrikler Efendimizi kuşatmış, öldürmek istiyorlardı. Bir avuç mücahid müşriklerin oklarına, mızraklarına, kılıç darbelerine vücutlarını siper ederek Efendimizi korumaya çalışıyorlardı.

            Peygamberimizin bir kılıç darbesi ile mübarek yanağı yarılmış, atılan bir taş dişini şehit etmiş, miğferi parçalanmış, iki halkası da yüzüne batmıştı. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Efendimizin yüzüne batan halkaları dişleriyle sökerek çıkardı. Halkaları çıkarırken kendisinin de iki dişi kırılmıştı.

            Bu arada Efendimiz kazılan bir çukura düştü. Talha bin Ubeydullah Efendimizi kucakladı, Hz. Ali elinden tutarak çukurdan çıkardılar. Müşrikler bir hamle daha yaptılar, Hz. Ali onları kılıcıyla püskürttü.

            Ebû Dücâne sırtı ile Efendimizin önünde kalkan olup, sırtına saplanan ok ve mızraklara rağmen yerinden kımıldamıyordu. Katade bin Nu’man, Peygamberimizin önünde duruyor, atılan okları karşılıyor, Efendimizin yüzüne doğru bir ok geldiğinde hemen başını o tarafa çeviriyordu. Son atılan oklardan biri gözüne isabet etmiş ve göz bebeği avucuna akmıştı.

            Atılan oklardan biri yine Efendimize geliyordu ki, Talha bin Ubeydullah elini oka hedef tuttu, eli parçalandı. Aldığı kılıç darbelerinden baş damarlarından biri kesildi, kan kaybından yere düşüp bayıldı. Uhud’dan döndüklerinde vücudunda yetmişbeş yarası vardı. Başı yarılmış uyluk damarı kesilmiş, eli çolak olmuştu.

            Peygamber Efendimiz Sa’d bin Ebi Vakkas’ı çağırttı ve onu önüne oturtup ok attırdı. “Allah’ım! bu senin okundur, onunla düşmanı vur” diyen Sa’d’ın duasına Efendimiz: “Amin; babam, anam sana feda olsun. At! Ya Sâd” diyordu.

            Ayneyn tepesinin yakınlarında Hz. Hamza elinde iki kılıç sağa sola hamle yapıyor, önüne geleni tepeliyordu. Bir köle olan Vahşi, Hz. Hamza’yı şehit etme karşılığında hürriyete kavuşacağı vaadi ile bu savaşa katılmış, bir kayanın arkasına saklanmış fırsat kolluyordu. Bir ara ayakları kayıp arka üstü yere düşen Hz. Hamza yerden doğrulurken, keskin nişancı olan Vahşî mızrağını fırlattı. Mızrak Hz. Hamza’nın böğründen girdi, ucu mesaneden dışarı çıktı. Hz. Hamza hemen orada şehit oldu.

            Peygamberimizin sağ ve sol tarafında beyaz elbiseli iki kişi şiddetli bir şekilde savaşıyorlardı. Bunlar Cebrail ve Mikail (a.s.) idiler.

Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayanlardan birisi de Mus’ab bin Umeyr idi. Sancak da kendisinde idi, derken bir kılıç darbesi ile sağ kolu kesildi. “Elhamdülillah! Rasûlullah’ın sağ kolu kurtuldu!” diyordu. Sancağı sol eline almıştı. Bir darbede sol kolunu kopardı. “Elhamdülillah! Rasûlullah’ın sol kolu kurtuldu!” diyordu. Arkadan bir mızrak darbesi sırtına, bir kılıç darbesi boynuna geldi. Yüzükoyun yere kapaklandı. Bozulmuş, dağılmış İslam ordusunda Rasûlullah’a bir şey olursa, Onu o halde görmemenin, Efendimizi koruyamamanın, Ona sahip çıkamamanın utancından yüzünü saklamaya çalışıyordu.

            Mus’ab bin Umeyr cennete yelken açarken Efendimiz önünde çarpışan birine: “Hey, Mus’ab buraya gel, diye seslendiğinde, Mus’ab’ın suretine giren melek: “Ben Mus’ab değilim.” demişti. Mus’ab bin Umeyr kırk yaşlarında ve zırhını giyince Peygamberimize çok benzerdi. Müşrikler, Mus’ab’ı şehit edince Peygamberimizi öldürdüklerini zannederek:

            “Muhammed öldürüldü.” diyerek, sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Mücahidlerin kolu kanadı kırıldı.

            Bu ikinci bir şoktu. İslam ordusunda geri çekilme ve panik başladı. Kimileri harp meydanını terk ediyor, mücahidler her tarafta Efendimizi araştırıyorlardı.

            Ka’b bin Malik: “Ey Müslümanlar müjde! Rasulullah burada!” diye bağırdı. Eliyle Efendimizin bulunduğu yeri işaret etti. Efendimiz düşman tarafından tespit edilmemek için Ka’b’a eliyle : “Sus sus!” diye işaret verdi. Mücahidler hemen koşup Peygamberimizi koruma çemberine aldılar. Müşrikler de Efendimizin bulunduğu yeri tesbit etmişler oraya yönelmişlerdi.

            Sallanan kılıçlar, atılan mızraklar, uçuşan oklar hep Efendimizi hedef alıyordu. O gün Efendimize yetmiş kere kılıç vurulmuş, Allah (c.c.) hepsinde de korumuştu.

            Efendimiz, kendisini hedef alan, düşmanları göstererek: “Bunlara karşı beni kim koruyacak.” deyince, “Ben Ya Rasûlallah!” diyerek Nesîbe (r.anhâ) ortaya atıldı. Nesîbe hatun kocası ve iki oğluyla Uhud’a gelmişti. Kocası ve oğulları müşriklerle savaşacak, kendisi de mücahidlere su verecek, yaralarını saracaktı. Lâkin gördüğü manzara dehşet verici idi. O, su vermek, yara sarmak için Uhud’a gelmişti; ama iş başa düşmüştü. Eline aldığı bir kılıçla Efendimizin önünde kılıç sallıyor, yaklaşanları biçip geçiyordu.

                        Efendimizin önünde, sağında, solunda, onu korumaya çalışıyordu. On üç yerinden yaralanmıştı. En büyük yarası omzundaydı ve çok derindi. Efendimiz, hayretle Nesîbe (r.anhâ) ye bakıyor: Senin şu yaptığına kim dayanır, kim katlanabilir?

diyordu. Nesîbe Hatun: “ Ya Rasûlallah dua et de, cennette sana komşu olalım” dedi. Efendimiz sırtından, kollarından, kanlar akan bu kadına dua etti: “Allah’ım cennette bunları bana komşu ve arkadaş eyle!” Bunu duyunca şerefli kadın: “Artık kıyamete kadar önünde savaşabilirim, bu bana yeter ” dedi.

            Mücahitler de toparlanmış, Efendimizin yanındaydılar. Müşrikler artık yapacak bir şey kalmadığını anlayınca yavaş yavaş geri çekildiler. Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Uhud dağındaki kayalığa ve oradaki mağaraya yöneldiler.

            Üzerindeki zırhlar ağırlık yapıyor, yürümekte zorlanıyordu. Talha bin Ubeydullah Efendimizi sırtına aldı, kayalığa kadar taşıdı. Müşrik ordusu yavaş yavaş çekilirken, kayalıklara yaklaşan Ebû Süfyan; “ Müslümanlar arasında Muhammed (s.a.v.) var mı?” diye seslendi. Üç kez tekrarladığı halde Efendimiz ; “Cevap vermeyiniz.” buyurdu.

            Ebû Süfyan: “Aranızda Ebubekirr var mı?” diye sordu. Cevap verilmedi. “Aranızda Ömer yok mu?” sorusu da, cevapsız kalınca, Ebû Süfyan: “Hepsi de öldürülmüş, sağ olsalardı mutlaka cevap verirlerdi.” diye söylendi.

            Hz. Ömer dayanamayıp: “Yalan söylüyorsun, saydıklarının hepsi de hayatta, buradayız.” diye cevab verdi.

            Hz. Ali, Efendimizin yüzündeki kanı yıkadı, başına su serpti. Kızı Fatıma akan kan durmayınca bir hasır parçası yakıp külünü yaraya bastırdı ve akan kan durdu.

            Müşrik ordusu Uhud meydanını terk ettikten sonra, Efendimiz mücahidlerle birlikte savaş alanına indi. En güzide sahabeler şehit olmuş yerde yatıyorlardı. Peygamberimiz şehitlerin arasında dolaşıyor, amcası Hz. Hamza’yı arıyordu. Hz. Hamza vadide; karnı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, burnu, kulakları kesilmiş cesedi parça parça edilmiş vaziyette yerde yatıyordu. Onu zor tanımışlardı.

            Efendimiz amcasının başında durdu bir anda gözlerinden yaşlar boşaldı. Onu adeta gözyaşlarıyla yıkadı. Kız kardeşi Hz. Safiyye geldi, Hamza’yı görmek istiyordu. Efendimiz müsaade etmedi. Kardeşinin bu haliyle görünmesini istemiyordu. Safiyye ısrar edince izin verdi. Hz.Fatıma da gelip başında ağlamaya başlayınca yürekler dayanamadı.

            Cebrail (a.s.) gelip Hz. Hamza’nın göklerde “Allah ve Rasulünün arslanı!” diye yazıldığını müjdeledi.

            Enes bin Nadr sözünü tutmuştu. Vücudu delik deşik olmuş, 83 yerinden yaralanmıştı. Kız kardeşi gelip parmak uçlarından teşhis edinceye kadar onun kim olduğu bilinememişti.

            Abdullah bin Cahş’ın yanına vardıklarında duasının kabul edildiğini gördüler. O da şehitler arasındaydı. Burnu, kulağı, kesilmiş halde Rabbına kavuşmuştu.

            Hanzala b. Ebû Amir, savaşın ilk anlarında şehit olmuştu. Peygamberimiz: “Ben Meleklerin, Hanzala’yı gökle yer arasında, gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm.” demişti, onun yanına vardıklarında başından yağmur suları damlıyordu. Efendimiz adam gönderip durumu hanımından sordurdu. Hanımı “O gece düğün gecemizdi. Gusletmeye fırsat bulamadan, eline kılıcını alıp Uhud’a koşmuş, gusletmeyi unutmuştu” dedi.

            Sa’d İbn-i Rabî yaralıydı ve son anlarını yaşıyordu. Rasulullah selam göndermiş hatırını sordurmuştu. Yetmişten fazla yarası vardı, son sözleri ise: “Allah Rasûlüne selam götürün. Uhud’un arkasından cennetin kokusunu duyuyorum. Kavmime söyleyin nefes alıp verdikleri sürece Allah Rasulüne bir şey olursa, Allah’ın huzurunda yakalarını kurtaramazlar.” oldu.

            Savaşın neticesinde 7’si muhacir, 63’ü ensar toplam 70 şehit verdik. Mücahidler cennete, müşrikler cehenneme gittiler. Şehidler, Peygamberimizin emriyle silahları ve zırhları çıkartılarak, kanlı elbiseleriyle ikişer üçer beraber gömüldüler.

            Gözlerimizde yaş, gönüllerimizde burukluk vardı. Sanki Uhud’u yeniden yaşamıştık.

             Uhud da şehit olan Abdullah bin Amr’ın kabri selin aktığı dere yatağının kenarındaydı. Sel kabirleri aşındırmış şehitlerin bedenleri dışarıdan görünür hale gelmişti. Kabrini başka bir yere nakletmek için başına geldiler.

            Abdullah, Uhud savaşında yüzünden yaralanmış ve eli yarasının üzerinde olduğu halde gömülmüştü. Eli yarasının üzerinden kaldırılınca kan akmaya başladı. Bunun üzerine eli tekrar yarası üzerine konuldu ve akan kan durdu. Bu hadise Uhud savaşından 46 sene sonra yaşanmıştı.

Yazının devamı bir sonraki gün        

Bu haber 1583 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
HER KESİN SIĞINDI20 Nisan 2018

HABER ARA


Gelişmiş Arama

REKLAMLAR



 


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi