Haberci71.com -  Kırıkkale Haberleri
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM
DüğünlerimizFOTOĞRAFLAR HER ZAMAN İBRET VERİR VE BİRŞEYLER HATIRLATIR-2 (açın)FOTOĞRAFLARIN DİLİ OLSA-3Künye

Arınmaya yolculuk 54 bölüm

Fazlı GÜVENTÜRK

14 Ocak 2013, 13:50

Fazlı GÜVENTÜRK

Arınmaya yolculuk 54 bölüm

            Kalbi Mekke için Medine için yanıp tutuşan ve oralara ulaştığında 9 şiddetinde sarsılanlar için yazılmış, hem bir rehber olsun, hem yaşadıklarımızı anlatısın amaçlı bu yazılara vesile olanlardan Yaradan razı olsun..

         Yarab şuan son kelamım

Habibime son selamım

Yollarında çıksın canım

Deki heryerde ben varım

Korkma yanında ben varım

            Çıktığımız Arınmaya yolculuk da bastığımız her yerin mübarek olduğunu biliyoruz. buralarda Peygamber gezdi. Buralarda peygamber dolaştı, sahabe dolaştı. Bu yerlerde peygamber ders verdi. Namaz kılındı. İbadet edildi. İslamın bekası için istişareler yapıldı. Kılıçlar bilendi. Allah nidaları ile düşmanın üzerine yüründü. Gaziler döndü bu topraklar üzerinden yürüyerek, omuzlarda, sedyelerde. Şehitler düştü toprağa bu mübarek yerlerde. Bastığımız her yer mübarek biliyoruz.

            Bu mübarek yerleri tanımaya devam edersek;

MEDİNE ZİYARET YERLERİ

UHUD

            Uhud Savaşının yapıldığı yere gelince otobüsten inip, küçük bir tepeye çıktık.

Bayram hoca; “burası Uhud Savaşının yapıldığı meydandır. Üzerinde bulunduğumuz bu tepe, Peygamberimizin savaşta okçuları yerleştirdiği tepedir. Arka taraftaki görünen dağ da Uhud Dağıdır.” Dedi.

            Hicretin 3. yılında, Mekkeli müşriklerle yapılan savaşta şehit olan Ashab-ı Kiram’ın kabirlerini ziyaret etmek müstehabtır. Hz. Harun (a.s.)’un da kabrinin bulunduğu rivayet olunan Uhud Dağını, Peygamberimiz çok sever. “Uhud bizi, biz de Uhud’u severiz. O, cennet kapılarından bir kapının üzerine asılacaktır.” buyurmuşlardır.

            Rasûl-u Ekrem, Uhud’a her gelişinde neşelenir, bu neşesi yüzünden okunurdu. Uhud şehitleri anıldığı zaman: “Vallahi ashabımla birlikte ben de şehit olup, Uhud Dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurdu.

            Uhud şehitlerini ziyaretinde: “Esselamü Aleyküm bima sebertüm, fe niğme ukbeddâr” sözleriyle selamlardı ve: “Yemin ederim ki: onlar, kıyamete kadar, selam veren kimsenin selamına, duasına ve ziyaretine mukabele ederler.” buyurdu.

            Hz. Fatıma annemiz, her hafta amcası Hz. Hamza’nın ve diğer şehitlerin kabirlerini ziyaret eder ve orada namaz kılardı.

            Medine’ye gelen ziyaretçiler de Uhud’u ziyaret eder, buradaki şehitlerin ruhlarına Fatiha, Ayetel kürsi ve on bir ihlâs okuyarak hediye ederler, Allah’tan kendileri hakkında şefaatçi olmalarını dilerler.

UHUD SAVAŞI

            Kureyşli müşrikler Bedir’de uğradıkları yenilginin acısını bir türlü unutamamış, kin ve düşmanlıkları iyice artmıştı. Üstelik Şam tarafına gönderdikleri ticaret kervanları Peygamberimizin gönderdiği askeri birliklerce kıstırılıyor, mallarına el konuluyordu.

            Bedir’den gözü korkan müşrikler, bu sefer daha büyük bir ordu hazırlayıp Medine üzerine yürümeyi planladılar. Çevre kabilelerden topladıkları ve parayla kiraladıkları askerlerin de katılımıyla üç bin kişilik bir ordu hazırladılar.

            Askere moral vermek için orduya kadınlar da katılmıştı. Müşrik ordusunun komutanı Ebû Süfyan’dı. Kadınlara da Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind liderlik yapıyordu.

            Mekke’den hareket eden Kureyş ordusu Medine’ye ulaşmış Uhud dağının yakınlarında karargâh kurmuştu. Medine’de ise; Peygamberimiz o gün gördüğü rüyasını ashabına anlattı.

            “Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında bir gediğin açıldığını, boğazlanmış bir sığır ile arkasından da bir koç gördüm. Bu rüyanın yorumu ise; Sağlam zırh, Medine’de kalmaya, kılıcımın ağzında açılan gedik, yakınlarımdan birinin şehit olacağına, boğazlanmış sığır ashabımdan bir kısmının şehit edileceğine işarettir. Onun arkasından gelen koç ise, askeri bir birliğe işarettir. Allah bu birlikle düşmanları öldürecektir.”

            Efendimiz, Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenlerini bir araya topladı. Kendileriyle durumu istişare etti.  Peygamberimizin düşüncesi, Medine’yi içeriden savunmaktı. Buna rağmen yine de Müslümanların fikirlerini öğrenmek istiyordu. Ashabın ileri gelenleri Efendimizin bu düşüncesini desteklediler. O zamana kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Abdullah bin Ubey de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.

            Ancak, Bedir gazasına katılamayan bazı genç sahabiler, düşmanı Medine dışında karşılamakta ısrar ediyorlardı. Efendimiz, çoğunluğun düşmanı Medine dışında karşılamak görüşünde olduğunu anlayınca, savaşı açık alanda yapmaya karar verdi.

            Günlerden Cuma idi. Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra Ashabına cihadın faziletlerinden, savaşa nasıl hazırlanılacağını içeren bir konuşma yaptı. Efendimiz, ikindi namazını da cemaate kıldırdıktan sonra hazırlanmak üzere Hz.Ebubekirr ve Hz.Ömer’le birlikte Hâne-i Saâdete girdiler. Rasûlullah, içeride zırhını giymek ve kılıcını kuşanmakla meşgulken, Sa’d bin Muaz ile Üseyd bin Hudayr dışarıda toplanan sahabileri ikaz ederek: “Medine’den çıkmak istemediği halde, ısrar edip durdunuz.Hâlbuki ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakmalıydınız, onun istediği gibi yapınız!”dediler.

            Rasûl-ü Ekrem’in zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış olarak evinden çıktığını görünce: “Ya Rasûlallah! Senin istemediğin şeyi biz de istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz” dediler.

            Hz.Rasûlullah’ın cevabı :“Bir Peygambere zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından  çıkarmak yakışmaz.” oldu.

            Müslüman ordusu bin kişi civarında idi. Sayıca Kureyş ordusunun üçte biri kadardı. İslam ordusu şehirden çıkıp Şeyhayn tepelerine geldiği zaman, Efendimiz ordusunu bizzat teftişten geçirdi. Burada 15 kadar küçük yaştaki çocuğu da geri çevirdi. Fakat içlerinde küçük yaşta olupta savaşmak isteyenler vardı. Henüz 14-15 yaşlarındaki bu gencecik sahabiler, ayaklarının ucuna basarak uzun görünmeye çalışıyor, mücahidlerin yanında savaşmak istiyorlardı. Şeyhayn da teftiş bitmiş, akşam vakti girmişti. Peygamberimiz akşam ve yatsı namazlarını ashabına kıldırdı. O geceyi Şeyhayn’da geçirdiler. Sabaha yakın Efendimiz ordusuyla birlikte hareket etti. Uhud dağının eteklerinde karargâhını kurdu.

            İslam ordusu sabah namazını, müşriklerin gözü önünde edâ ettiler. Efendimiz, zırhının üzerine bir zırh, takkesinin üzerine de miğferini giydi. Peygamberimiz ordusunu harp nizamına soktu. Ordu Uhud dağını arkasına almış, yüzünü Medine’ye doğru dönmüştü. Münafıkların reisi Abdullah bin Ubey; “Beni hiç dinlemeden, çoluk-çocuğun sözüne uydu” bahanesiyle, üçyüz kişiyle savaş meydanından ayrıldı.

            Böyle bir zamanda münafıkların çekip gitmeleri Sahabede bir sarsıntı meydana getirmedi.

            Efendimiz, savaşın seyrini etkileyebilecek, kritik bir yer olan Ayneyn tepesine, Abdullah bin Cübeyr’in komutasında elli okçu yerleştirdi ve: “Düşmanların bizi mağlup ettiklerini, kuşların etlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, yardımımıza koşmayın, yerinizden ayrılmayınız” talimatını verdi.

            Artık iki ordu karşı karşıyaydı. Hz. Ömer ve kardeşi Zeyd, o gün üzerlerine zırh giymemişler, şehitliği arzuluyorlardı. Müşrikler tarafından tanınmak için, Hz. Hamza deve kuşu kanadından, Hz. Ali beyaz yünden, Zübeyr bin Avvam sarı bezden tuğ yapmışlar, zırh giymemişlerdi.

            O sabah Abdullah bin Cahş, Sa’d bin Ebî Vakkas’ı bir kayanın yanına çekmiş ; “Gel dua edelim.” demişti. Sa’d ; “Yarabbi, karşıma büyük bir düşman çıkar, onunla savaşıp yeneyim ganimetlerini alayım.” diye dua etmişti.

            Abdullah bin Cahş bu duaya ; “Amin” dedikten sonra “Yarabbi, ben de büyük bir düşmanla karşılaşayım, onunla savaşıp şehit olayım, sonra o benim kulaklarımı ve burnumu kessin, sana kavuştuğumda: Ey Abdullah! Burnun, kulakların nerede? diye sor. Ben de: Yarab! Senin ve Rasulunun yolunda kesildi, diyeyim. Sen de doğru söyledin diyerek beni tasdik et.” diye dua etti.

            Sa’d bin Ebî Vakkas bu duaya istemeye istemeye “Âmin” demişti.

            Enes bin Nadr, Bedir’e katılamamış “Şayet Allah beni müşriklerle bir harp meydanında karşılaştırırsa, siz yapacaklarımı o zaman görürsünüz” diyor, fırsat kolluyordu. İşte Enes bin Nadr’da harp meydanında idi.

            Peygamberimizin elinde bir kılıç vardı. “Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu. Birçok sahabi, “Ben Ya Rasulallah!” diyerek ellerini uzattılar.

            Kılıcı Hz. Ebubekirr, Hz. Ömer, Hz. Zübeyr bin Avvam, Hz. Ali istemişse de Peygamberimiz onlara vermediler. Peygamberimiz yine: “Hakkını vermek üzere, bu kılıcı benden kim alır?” diye sorunca. Ebû Dücâne: “Nedir onun hakkı Ya Rasulallah?” diye sordu.

            Efendimiz; “Eğilip bükülünceye, kâfirlerin önünden kaçmadan, Allah sana zafer ya da şehitlik nasip edinceye kadar savaşmandır.” dedi.

            Ebû Dücâne: “Dediklerinizi yerine getirmek üzere ben alıyorum” dedi ve Efendimiz kılıcı ona verdi.

            Ebû Dücâne, korkusuz, çok cesur, kahraman bir Medineliydi. Başına kırmızı bir sarık sardığı zaman onun ölüme gittiğini herkes bilir, kimse onunla karşılaşmak istemezdi. O yine ölüm sarığını başına sardı, zırh giymedi ve çalımlı çalımlı düşmana doğru yürüdü. Teke tek birkaç vuruşmadan sonra, iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi, deve böğürmesine karıştı, insan çığlıkları ortalığı kapladı.

 

Yazının devamı bir sonraki gün        

Bu haber 1879 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
ÖLÜM VE ÖMÜR17 Kasım 2018

HABER ARA


Gelişmiş Arama

REKLAMLAR



 


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi